İktidarı Kızdırdı Vitesi Yükseltti

Tarih : 17 Eylül 2015

Aylin Nazlıaka, yeni bir siyasetçi olmasına rağmen CHP’nin en aktif milletvekillerinden biri. İnsan kaynakları alanındaki iş tecrübesini ekibiyle birlikte siyasi alana taşıyor. Devlet Tiyatroları’nın kapatılmasına karşı konuşmasıyla da kızdırıyor AKP’lileri, Başbakanın koltuğuna fidan bırakmasıyla da.Ama en çok da “Başbakan, vajina bekçiliğini bıraksın” sözleriyle tepkisini çekti iktidar milletvekillerinin. O ise hep gülümsüyor…

 

BAŞBAKAN: KADIN KELİMESİNDEN ÇEKİNİYOR

Başbakan, sanatçılar için “Onlar da kim oluyorlar?” dediği zaman bu benim canımı yakıyor. “Her kürtaj bir Uludere’dir” dediği zaman da. O yüzden Başbakana karşı çıkışlarda bulunuyorum. “Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın” sözünü de bilinçli söyledim, ağzımdan kaçırmadım. Eyvah ben ne yaptım dediğim bir söz değil. Pişman değilim. Yapılanı bundan daha iyi ifade edebilecek bir tanımlama olamazdı. Telefonla bu demeci verdikten sonra televizyoncular mikrofon uzatıp o sözleri tekrarlamamı istediler. Açıklamamın magazinel, ucuz bir malzemeye dönüştürülmeye çalışıldığını hissettim, bir daha söylemeyi reddettim. O tuzağa düşmedim. Sözlerimin bu kadar yankı yapmasına şaşırmadım. Bakın yapılan araştırmalar hep şunu gösteriyor; doğurduğu çocuk sayısı arttıkça, kadın çalışma hayatından çekiliyor. Maalesef başbakanın zihnindeki ideal kadın profili; evde oturan, etliye sütlüğe karışmayan bir kadın profili. Zaten Sayın Başbakan kadın erkek eşitliğine inanmıyor. Bunu kendi ağzıyla da söyledi. Konuşmalarında bayan, hanım diyor; kadın kelimesini kullanmaktan çekiniyor. Öyle ki, bakanlığın isminden bile kadın kelimesini kaldırdılar. Biliyorsunuz; Hopa olayından sonra protesto eden kadın arkadaşımıza, “Kız mıdır, kadın mıdır, indirin onu aşağıya” dedi. AKP iktidarında laiklikle birlikte kazanılmış olan kadın haklarına ve laikliğe karşı bir saldırı var. Sayın Başbakan daha önce de toplumu ayrıştırıp, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi hissetmeyen, kendisi gibi yaşamayanı ötekileştiriyordu. Ancak son dönemlerde konuşma üslubunu daha da sertleştirdi. Ben kendisinin bu halini oy sarhoşluğu olarak görüyorum açıkçası. Son seçimde aldıkları yüksek oydan güç alarak “Ben yaptım oldu, ben söyledim olacak” duygusuyla yaklaşıyor. Hal böyle olunca da tepeden inme ve totaliter bir yapıya doğru gidiyoruz. Ancak Sayın Başbakan’ın bu sert söylemleri toplum üzerinde çok derin etki yaratıyor. Bu nedenle artık Türkiye’nin bir kırılma noktasına yaklaştığını düşünüyorum.

GÖKÇEK: TWİTTERDAN ÇEKİLİP ANKARA’YA ODAKLANMALI

Twitterdaki o tartışma benim üzerimden başladı maalesef. Gene AKP’nin toplumu ikiye bölmek isteyen zihniyeti ile gelişti. Melih Gökçek, Aylinciler-Aylinci olmayanlar diye bir tartışma başlattı. Onun üzerine Gizem arkadaşımız (Suyolcu) bazı mesajlar yazdı. Sonra da Melih Gökçek, kendisine“Sen kaç defa kürtaj oldun?” diye özel mesaj göndermiş. Bence Gökçek, twitterdan, sosyal medyadan çekilip, Ankara’yı yönetmeye odaklanmalı. Çünkü her seferinde çok yanlış ifadelerde bulunuyor. Bu kadınlarla ilgili mevzularda da artık konuşmayı bıraksın. Çünkü her sözüyle kendisini biraz daha çukura düşürüyor. Her sözü bir öncekini aratmayacak kadar kötü. Onun için bu aralar televizyona çıkmasa, sosyal medyayı kullanmasa kendi adına daha iyi olacak. Gizem Suyolcu’ya o akşamdan sonra bir daha ulaşamadım. Ama telefon konuşmaları da çok sağlıklı olmayacağı için bir araya gelmek, tanışmak istiyorum. Nasıl özür dilediğini gördünüz, üzerine uygulanan baskıyla o özre dönüştü. Özür dilerken, “Kalp hastası olan annem adına, onu üzdüğüm için…” diyordu.

EVLİLİK: HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ

Annelik benim hayatımda önemli bir dönüm noktası. O zamana kadar hayatımda hep Aylin ön plandaydı. Anne olduktan sonra hasta olsam bile bir an önce iyileşmem, çocuklarıma bakmam lazım duygusuna sahip oldum. Hatta siyasete girmeme neden olan da bu duygudur. Bu ülke için daha iyi bir gelecek olması lazım, çocuklarımın yaşamasını istediğim Türkiye bu Türkiye değil diyordum kendi kendime. İçimdeki en kuvvetli motivatör de hayal ettiğim Türkiye Cumhuriyetine kavuşmak ve ülkemizin cumhuriyet kazanımlarından kopmamasını sağlamaktır. Evlilik de hayatımı çok değiştirdi. Tanıştıktan sonra bir yıl içinde evlendik. İş hayatına o kadar odaklanmıştım ki, evlenmek ajandamda yoktu açıkcası. Tanıştıktan sonra eşim İzzet, benim o işkolik tarafımı dengeledi. Yoğun bir etkilenme, bir aşk hikayesiydi. 28 yaşındaydım evlendiğimizde. Şimdi aramızdaki her şeyden önce büyük bir dostluk. Sırdaşım, her şeyimi paylaştığım, çocuklarımız için ortak kaygılar taşıdığım, ortak sevinçler yaşadığım kişi. Eşim konservatuvarda öğretim üyesi. Maalesef ben onun gibi bir enstrüman çalamıyorum, onun viyolonsel çalmasını kıskançlıkla izliyorum. Çocuklarımızda da var o yetenek. Büyük oğlumuzun adı Berke, küçüğün Demir. Berke, ayakları yere sağlam basan, güçlü, kuvvetli demek. Bizim çok sevdiğimiz bir aile dostlarımız var, onların çocukları olmadı, soyadları Berke. Onlardan esinlendik. Karı-koca ilişkileri de bizim model aldığımız bir ilişkidir. Birbirlerine çok bağlı bir çifttirler, hep yeni şeyler öğrenmeye, yeni şeyler tanımaya yatkındırlar.

AİLEM: KALABALIK İTALYAN AİLELERİ GİBİYİZ

Babam bürokrattı, mühendisidir. Evin pencereleri hariç bütün duvarları kütüphanedir. Bana da, ablama da “Aile bir insanın en önemli hazinesidir, bilgi de en önemli güçtür” derdi. Küçükken babamın bana aldığı ilk kalın kitap, Robin Hood’du. Çok etkilendiğimi, kitabın bazı bölümlerinde ağladığımı anımsıyorum. Sanıyorum babam kişiliğimin şekillenmesine katkı sağlayan bazı yazarların kitaplarını bilinçli olarak verdi bana. Kendisi bir dönem Fransa’da yaşamış olduğu için, Simone de Beauvoir, Albert Camus, Sartre gibi yazarlarla beslenmemi sağladı. İlginç karakterleri hep babam sayesinde tanıdım. Birçok biyografi ve otobiyografi okudum. Annem ev hanımı. Kendisi tanıdığım en zeki insanlardan birisidir. Şu anda da hayatımda fikrini almayı, her şeyi paylaşmayı sevdiğim, beni bütünleyen kişilerden birisidir. Aile benim için çok önemli. Çok güçlü aile bağları olan bir yapıdan geliyorum. Ailemin bana çok güç verdiğini düşünürüm. İtalyan aileleri gibiyiz. Genelde hep beraber olmayı, özel günleri birlikte kutlamayı seviyoruz.

ÜNİVERSİTE: SOSYAL DEMOKRATLIĞIM ODTÜ’DEN

TED deyince aklıma hemen dostluk geliyor. Orada başlayan arkadaşlıklarım hayatımda hala çok önemli bir yer kaplar. TED, bana iyi bir eğitim altyapısı sağladı. Geçenlerde bir gazetede bana ve TED’e yazılan hakaret dolu düzeysiz yazılardan sonra da TED, bana sahip çıkan bir açıklama yaptı. Gazeteye dava da açtılar. ODTÜ’lü olmayı ise bir marka gibi görüyorum. ODTÜ çok bilinçli yaptığım bir seçimdi. İlk tercihlerimin hepsi ODTÜ’ydü. Rahat bir öğrencilik geçirdim. Kendi kendime, öyle pek de zorlanmadan okudum. Benim hayatım genel olarak çok rahat akıyor. İstediklerim çok zorlanmadan oluyor. Hayatımda analitik düşünce yeteneğini geliştirmemi sağlayan yer ODTÜ’dür. Sosyal demokrat bakış açısının orada hücrelerime nüfuz ettiğini söyleyebilirim. 86-90 arasında ODTÜ’de öğrenciydim. O yıllarda öğrenci eylemleri yoktu, daha apolitik bir dönemdi. Biz bir kulüp kurmuştuk ama daha çok iş yaşamına hazırlık amaçlı faaliyetler yürütüyorduk. Mesela iş dünyasından bazı kişileri konuşmacı olarak davet ediyorduk. O yıllarda ne böyle siyasete atılma gibi bir zihin haritam vardı, ne de siyasetin içinde olan biriydim. ODTÜ’de öğrenciliğimde yapmadığım eylemi milletvekili seçildikten sonra, Melih Gökçek’in ODTÜ’den yol geçirme projesine karşı yaptım.

KIYAFET: ARABAMDA BAŞÖRTÜSÜ VE YEDEK KIYAFET BULUNUR

Milletvekili seçilmek giyinme biçimimi değiştirmedi ama ister istemez giydiğiniz kıyafetlerin fotoğraflarda yanlış görüntü vermemesine dikkat ediyorsunuz. Zaten iş dünyasından geldiğim için etek ceket, pantolon ceket giymeye alışığım. Mecliste içimden geldiği gibi renkli de giyiniyorum. Siyasette en zor olan şeylerden biri de gününüzü planlamak. Onun için benim arabamda şu anda her türlü koşula uygun kıyafet var. Maalesef son dönemlerde sıklıkla şehit cenazesi oluyor. Onun için başörtüsü bulunduruyorum. Meclise topuklu ayakkabıyla geliyorum ama her an bir yerde eylem olabiliyor. Bu nedenle arabamda rahat ve topuksuz ayakkabılarım var. Akşam bir davete ya da resepsiyona katılmam gerekebiliyor. Onun için de böyle siyah ağırlıklı bir takım elbise var arabada. Araba yürüyen bir ev gibi tam teçhizatlı. Arabada televizyon izliyorum, cep telefonundan haber indiriyorum. Kıyafet alışverişimi bile internetten yapıyorum. Adaptasyon yeteneğim çok fazladır. Yedi yıldızlı bir otelde de kalabilirim, börtü böceğin olduğu bir çadırda da rahat ederim. Mecliste saatler süren genel kurullardan sonra eve gidince kendimi çok yorgun hissediyorum, çünkü orada öyle gergin bir atmosfer var ki insanı o yoruyor, yıpratıyor. Eşimle birlikte bol bol seyahat ederdik, yeni yerler görmekten, yeni lezzetlerle tanışmaktan inanılmaz keyif alırdık. Bu ziyaretler artık daha çok örgüt ziyaretlerine dönüştü. Zar zor haftada bir gün pilatese gidebiliyorum. Uyumayabilirim, ama ona gitmeliyim. Görünüm kaygısı değil, bir alışkanlık…Spor yapamadığım zaman rahatsız oluyorum. Ortaokulda hentbol, üniversitedeyken tenis oynadım, yüzdüm. Spor hayatımın bir parçasıydı hep.

İNSAN KAYNAKLARI: 24 YAŞINDAYKEN ŞİRKETİMİ KURDUM

Koç Holding, yetenek havuzu oluşturmaya çalışıyordu. ODTÜ’ye gelip mülakatlar ve bazı testler yapmışlardı. Türkiye çapında 12 kişi, ODTÜ’den iki kişiydik seçilen. “Yönetici adayı” gibi çok havalı bir isimle işe başlamıştım. Yönetici adayı olunca Koç Holding’e bağlı şirketler arasında rotasyona tabii tutuluyorsunuz. Böylelikle farklı sektörleri tanıma imkanına sahip oluyorsunuz. Çok isteyerek girdim. O zamanki adıyla Koç Unisys. Bugünkü adıyla Koç Bilgisayar’da çalışmaya başladım. Teknolojiye yatkın birisiyimdir. Ama yaptığım işi sevemedim. Ben insan odaklı bir işte çalışmak istiyordum. Bir yıl kadar sonra Psikometrik bazlı analizleri yazılım sistemleriyle yapan bir şirketin temsilcisiyle tanıştım tesadüfen. Önce işin yazılım tarafı ile ilgilenip sonra insan kaynakları dünyasına adım attım. İnsan kaynakları eğitimi aldım, çok da sevdim. Öğrenciliğimden beri hep sosyal ve iletişimi kuvvetli birisi olmuştum. O firmada işi öğrendikten, sonra 92’de kendi şirketimi kurduğumda 24 yaşındaydım. O yıllarda Türkiye’de pek bilinmeyen bir iş alanıydı insan kaynakları. Gazetelerin İK ekleri yoktu, kongreler, paneller yapılmıyordu. İlk dört yıl, gerçekten kan, ter ve gözyaşıyla doluydu. İlk ofiste kiracıydık. Daha iyi bir ofise geçtik zamanla. Önce orayı, sonra karşısındaki yeri, derken o katı satın aldık. Hep böyle mücadeleyle, adım adım ilerledik. 2001’de Dünya gazetesinden yılın işkadını ödülünü aldım. Çok kıymetli bir ödüldü. Çabamın dışarıdan görülebildiği duygusunu yarattı, inanılmaz bir teşvik oldu benim için. ODTÜ Takdir Ödülü de benim için çok değerli bir ödüldür. Büyük holdinglerle çalıştık, danışmanlık yaptık. Şirketimiz alanında Türkiye’nin en büyüklerinden biri artık. İşin başında ablam var, zaten 12-13 yıldır birlikte çalışıyorduk. 2010’dan bu yana yönetimden çekildim. Siyaset bambaşka bir konsantrasyon gerektiriyor.

CHP: BENİ SİYASETE SOKAN GENCEARTI PROJESİ

2010 yılında siyasete girdim. CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Gaye Erbatur ile temsil ettiğim STK’lar kanalıyla tanışıyordum. Aynı kongrede ikimizin de konuşmacı olduğu etkinlikler oldu. Oralarda beni tanıyan Gaye Hanım, 2010 Haziran’ında beni partiye davet etti. İlk olarak partimizin Kadın Kolları Merkez Yönetim Kurulu üyesi olarak görev aldım. Sonra ben genç işsizliğine odaklandım, bir proje hazırladım. Genel Başkanımızdan randevu isteyip bu projeyi sundum. Kendisi projeye onay verince, “Genceartı” projesinin çatısını oluşturdum. Aralık 2010’da Parti Meclisi’ne girdikten sonra proje için arkadaşlarımdan oluşan gönüllü bir ekip kurdum. Hafta sonu, gece gündüz demeden çalışıyorduk. Atlıyorduk arabaya Mardin, Maraş, Samsun derken 16 ile gittik. İl Teşkilatları ile birlikte çalışıyorduk, ama her şeyi kendimiz organize ediyorduk. Finansmanını tamamen ben sağlıyordum. 10 bine yakın çocuğa kişisel gelişim eğitimleri düzenledik. Meslek ve sektör toplantıları yaptık. Genç işsizlik temalı kısa metrajlı, üç dakikalık film yarışması açtık. O çocuklardan hala mektup alıyorum. Mardin’den bir çocuk mektubunda “Kalbime çikolata parçacıkları serptiniz. Çok teşekkür ederim” diyordu. İşte bu proje beni gerçek anlamda siyasete soktu.

SİYASET: KANAPEDE OTURUP SİNİRLENEN BİRİYDİM

Siyasetten kopuk, apolitik bir kişi değildim doğrusu. İzlediğim haberlerde, televizyon programlarında, okuduklarımda birtakım şeylere sinirlenen birisiydim. Sonunda “Artık böyle kanepede oturup söylenmek yerine siyasete girmeliyim” dedim. Türkiye’nin önemli bir dönemeçten geçtiğini görüp artık elimi taşın altına sokma zamanım geldiğini düşündüm. Yaşananlardan şikayet eden arkadaşlarıma siyasete girin diyorum. Boş zamanımız yok diyorlar, siyaset boş zaman aktivitesi değildir. Adanmışlık duygusuyla çalışmanız gerek. Ben hiçbir zaman pozisyon odaklı bakmıyorum hayata. Bana soruyorlar, “Siyasette hedefiniz var mı?” diye. Benim hedefim üstlendiğim görevin hakkını vermektir. Ben gençlere de “Merdivenin üst basamaklarına odaklanırsanız, önünüzdeki basamağa takılır düşersiniz” diyorum. Ben bir pozisyonu elde edince de onun hakkını vermek için elimden gelenin en iyisini yapmak için çaba harcıyorum. PM üyesi olunca şirket ile ilişkimi sıfırlayıp genel merkeze odaklanmam ve Genceartı projesiyle kendimi bir nevi hırpalayarak şehir şehir gezmelerim ondandı. Milletvekilliğine odaklanmamıştım, bunu yapayım da milletvekili olayım diye bir zihin haritasıyla yürütmedim çalışmalarımı. Ama üstlendiğim tüm rollerin hakkını vermeye çalışırım. İyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir vatandaş olmaya çalışırım. Şimdi de iyi bir milletvekili olmaya odaklandım. Samimiyeti insanlar anlıyor. Savunduğum şeyi hakikaten bağrımdan koparak savunuyorum. İçimde çok yoğun hissediyorum.

GÜLERYÜZLÜYÜM: AKP SIRALARINDAN SÖZEL SALDIRILAR VAR

Genel olarak güler yüzlü bir insanımdır. Bu babamdan aldığım bir özellik galiba. Bir de gülerken üç kasınızı geriyorsunuz, somurturken 18 kasınız geriliyor. Hiç gerek yok gerilmeye. Güleryüzle sorunları çözmek daha kolay. Genel olarak umutlu biriyimdir. Negatif cümle kurulmasını sevmem. Şu çaya bakıp “Bu çay niye iyi demlenmemiş?” diye sormak yerine, “Bu çay biraz daha demlense daha iyi olabilir miydi acaba?” demeyi tercih ederim. Tabii insan kaynakları alanından geliyor olmam beni ilişki yönetimi ve duygu kontrolünde daha ehil hale getirdi. Mesela Mecliste kürsüden konuştuğum zaman AKP sıralarından ciddi anlamda sözel saldırıya uğruyorum. Belirli müptelalarım var orada. Onlar ben çıktığım zaman mutlaka laf atıyorlar, tespit etmiş durumdayım. Ama onları duymazdan gelip, asla sinirlenmeden söyleyeceklerimi söyleyip kürsüden ayrılıyorum. Şunu da itiraf edeyim size. Dışarıdan bakıldığında sakin görünürüm. Oysaki içimde hep tatlı bir telaş vardır. Kendimi bazen ördeklere benzetirim. Suyun üzerinde sakin sakin yüzerler, oysa suyun altında müthiş bir devinim vardır. İşte benim içinde hep pır pır eder.

EKİBİM VAR: HİÇBİR ŞEYİ TEK BAŞIMA YAPMIYORUM

Çok yönlü olmayı seviyorum. İlgi alanlarım geniş. Dolayısıyla iş hayatında birtakım şeyleri oturtmaya başlayınca, şirkette iyi bir ekip kurdum. İnsan kaynakları alanından geldiğim için bu benim için hiç zor olmadı. Ekibin kurumsal bir ortamda, tanımlanmış hedefler doğrultusunda, yüksek performans gösterebileceği bir yapı kurdum. Böylece kendime iş hayatı ile farklı faaliyetleri bir arada yürütebileceğim bir alan oluşturmuş oldum. O aşamada sivil toplum örgütlerine ağırlık verdim. STK’lar hem çevremin genişlemesi anlamında bana sosyal bir doyum verdi, hem de toplumsal fayda yaratabilmenin küçük ölçekli haliydi. Orada üstlendiğim sorumluluklar bana müthiş bir manevi tatmin verdi. Türkiye’nin en büyük insan kaynakları derneği Peryön’ün İç Anadolu Şubesinin yönetiminde uzun yıllar çalıştım. Özel İstihdam Büroları Derneği ve uluslararası girişimcilik kuruluşu olan Endeavor’da etkin roller üstlendim. Max Fm’de, “İş ve Kariyer dünyası” adlı haftalık bir radyo programı hazırladım.

Yüksek enerjili birisiyim. Bu nedenle hem Mecliste hem de dışarıda aktifim. Şimdiye kadar biber gazı yemedim, daha bana nasip olmadı! Ama olacaktır yakında! Dil Tarih’teki öğrenci olayına da gidiyorum, hayvan hakları eylemine de. Sokak çocukları, tiyatro sanatçıları, şiddet gören kadınlar, LGBT’ler, kısacası her yere yetişmeye çalışıyorum. Yılmaz Güney Sinema Müzesi kurulması gibi birçok konuda kanun teklifi veriyorum. Her birinde hem ekip çalışması, hem de STK’larla bağ kurmanın etkileri var. Hiçbirini tek başıma yapmıyorum. Mecliste de ekip çalışmasını önemsedim ve önplana çıkardım. Üç kişilik bir ekibim var. İş dünyasından geldiğim için belirli bir ajanda ile çalışırım. Sabahları gazete özetleri gönderiliyor. Ben de öncelikle kendimle ve meclisle ilgili haberlere bakıyor oluyorum. Hemen arkadaşlarla ya bir araya geliyoruz ya da dinlenen telefonlarımızla gündemi değerlendirip, ona göre hızla plan yapıyoruz. Ekip arkadaşlarım da eşzamanlı olarak benim telefonumdaki ajandamı görüyorlar. O hafta ya da hangi konulara ağırlık vereceğimizi saptıyoruz. “Üç fidan” eylemi de böyle çıktı. Oradaki ana tema Cumhuriyet değerlerine saldırıyı ve Gazi Yerleşkesi’ne Başbakanlık konutu kurulmasını protesto etmekti. Ekip arkadaşlarımla konuşurken, aklıma 6 Mayıs’ın yaklaştığı geldi. Fidanlı eylem “Üç fidan”ı da çağrıştıracaktı. O fidanı Mecliste Başbakan’ın koltuğuna bıraktım. Aslında ilk fidan eylemim o değildi, ondan önce de Gazi Yerleşkesine gidip fidan dikmiştim, sonrasında eylemimize katılan çalışanlarla ilgili soruşturma açıldı. İşten çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya kaldılar. Diktiğimiz fidanlar da Orman Genel Müdürlüğü’ne yakışmayacak şekilde talimatla söktürüldü. Düşünün; bir ormancı beş yaşındaki sedir fidanlarını oradan söküp atıyor!

FUTBOL: KÜFREDEN ERKEKLER ADINA DA UTANSIN

Ankaragücü de yine saha çalışmasıyla çıktı. Sincan’daki ilçe örgütümüzü ziyaret etmiştik. Aynı zamanda Ziraat Odası Başkanıyla da görüşme ayarlamıştık. Toplantıya katılan AKP’li bir belediye meclis üyesi Ankaragücü’nün kötü gittiğini ama Ankara milletvekillerinin destek olmadığını söyledi. Onun üzerine Ankaragücü yönetimi ve taraftarlarıyla toplantılar düzenledim. İşin içine girince de hakikaten o adanmışlık duygusu ile destek verdim. Onlar beni sevdi, ben de onları. Diyebilirsiniz ki, tehlikeli bir profil ama bana göre hiç değil. Taraftarlara yaslandım, aramızda güçlü bir bağ oluştu. Onlar benim samimiyetimi çok iyi anladılar. Sonrasında maçlara gittim, gidemediğim maçlara otobüsler kaldırdım. Seyirci yasağı olan maçlara kadınları toplayıp götürdüm. Hatta CHP Kadın Kollarından götürdüğüm bazı kadın arkadaşlar hayatlarında ilk kez maça gittiklerini söylediler. Çok da keyifli vakit geçirdiler. Hemen bir eleştiride bulunayım. Sayın Başbakan diyor ki, “Seyirci yasağı olan maçlarda kadınlar küfrettiğinde onlar adına utandım.” Neden Sayın Başbakan sadece kadınlar adına utanıyor? Erkekler adına da utansın o zaman. Benim de gittiğim maçlarda hep küfür edildi. Ben erkekler adına da kadınlar adına da utanıyorum. Kadınlar da erkekler de aynı sözleri söylüyor. AKP, kadınlar hep hanım hanımcık olsun, evlerinde otursun, çocuk doğursun, mümkünse “Nazik” gibi kırılgan isimleri olsun istiyor.

KEMALİSTİM: CUMHURİYET TARİHİYLE YÜZLEŞSİN

Ben değişen dünya ve Türkiye dinamiklerine göre evrilen bir Kemalizm anlayışına sahibim. Bir başka deyişle benim Kemalist anlayışım onun devrimci yaklaşımı ile besleniyor. CHP’nin geçmişi bu ülkenin ortak tarihidir. Bir dönemi değerlendirirken sadece bir partiyi değil bütün dinamikleriyle içinde bulunulan toplumsal ortama bakarak değerlendirme yapılması gerekir. CHP’ye yapılan birtakım eleştirilerin çok yersiz olduğunu düşünüyorum. Başbakanın sürekli olarak 1930’lara, 40’lara geri dönmesini anlamakta zorluk çekiyorum. Dara düşen esnaf eski defterleri karıştırırmış, Sayın Başbakan’ınki de o hesap. Tabii ki, Türkiye Cumhuriyeti her konuda kendi tarihiyle yüzleşsin. Tarihimizi değerlendirmemizin sakıncası yok. Ama CHP’ye saldırmak için o dönemde gerekli görülen birtakım uygulamaların AKP tarafından bir siyasi malzemeye dönüştürülmesinden çok ama çok rahatsızlık duyuyorum.

FARUK BİLDİRİCİ/HÜRRİYET PAZAR/ 10 HAZİRAN 2012